Başörtüsü,
türban, eşarp, bone...
Kanuna
dayanmayan ‘başörtüsü yasağı’nı savunanlar, haksız olduklarını
kendileri de bildiği için “Biz başörtüsüne değil, ‘siyasî simge olan
türbana’ karşıyız” diyerek yola çıkmışlardı. Bu iddia kamuoyu nezdinde
kabul görmeyince, bu defa yeni tarif ve tabirlerle akılları
karıştırmayı deniyorlar.
Başörtüsü,
türban, eşarp derken iş geldi ‘bone’ye dayandırıldı. Şimdiki iddiaya
göre, ‘bone’ takanlar üniversiteye girebilirmiş...
Bir
değil, bin defa dahi olsa gerçekleri tekrar etmekte fayda var:
Başlarını örtmeyi tercih edenler bunu, Kur’ân’ın emri olduğu için
yaptıklarını her defasında söylüyorlar. (Dinî inançlar gereği olmadığı
iddia edilse bile, kişi hak ve hürriyetleri açısından ‘başı örtmeyi’
tercih, en az ‘başı açmayı tercih’ etmek kadar ‘hak’ olduğunu kabul
etmek gerekir.)
Eğer
tartışma “Başı örtmek Kur’ân’ın emri midir?” şeklinde gelişecek olursa,
bu sorunun da muhatabı bellidir. İslâmın emir ve yasakları bilinmeyen
şeyler değil. Bu husustaki kaynaklar, yorumlar da 1400 yıldır
meydandadır. Yürürlükteki anayasa ve kanunların tanıdığı (Türkiye
açısından) ‘en yüksek dinî otorite’ de Diyanet İşleri Başkanlığıdır.
İyi niyetli olanların, bu ‘otorite’ye sormaları ve onu dinlemeleri
gerekmez mi? Hem anayasadan, kanunlardan bahsedip, hem de bu konudaki
‘otorite’yi dinlememek olur mu?
Diyanet
İşleri Başkanlığının bu konuda verdiği ‘fetva’lar ortadadır. Buna göre
de başı örtmek, Kur’ân’ın açık ve tartışmasız emridir. Örtenler bu emre
uymuş, örtmeyenler de uymamış olur. (Özel kanununa göre 16 kişilik
heyetten oluşan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu
başörtüsü hakkında 1980 ve 1993 tarihlerinde iki defa karar vermiştir.
1980/27 ve 1993/6 sayılı kararlarda kurul, İslâm dinine göre kadınların
başlarını örtmeleri, kitap, sünnet ve İslâm alimlerinin ittifakı ile
mecburî olduğu kesin olarak açıklanmıştır.) Şunu da söyleyelim: Eskaza
böyle bir kurul—çeşitli sebeplerden dolayı—’başörtüsü mecburî değil’
şeklinde bir karar alsa dahi netice değişmez. Çünkü Kur’ân’ın ve diğer
kaynakların emrini ‘alim olmayanlar’ da biliyor.
Bu
apaçık gerçek ortadayken, konuyla ilgili ve yetkili olmayanların
“Başörtüsü siyasî simgedir, bu şöyledir, bu böyledir” demeye hakkı
olabilir mi?
Bazıları
da, “Başörtüsüne hayır, boneye evet” diyerek akılları karıştırmak
istiyorlar, ama bu da tutmaz. Çünkü başı örtmekten maksat, tesettürü
temin etmektir. Tesettürü temin etmenin yolu da bellidir. Tesettürü
temin etmeyen bir örtünün adı ne olursa olsun, o muteber değildir. Aynı
şekilde, tesettürü temin eden örtünün adı ne olursa olsun o muteberdir
ve kabul edilir.
Tesettürü temin ettikten sonra bu
‘örtü’nün adı ve şekli isterse başörtüsü, isterse türban, isterse
eşarp, isterse çeşan, isterse peştamal, isterse bone, istenirse havlu
olsun! Yeter ki, ‘tesettür’ü temin etsin.
Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde baş gösteren başörtüsü yasağı
sonrasında aynı teklifi Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hoca da yapmış ve
“Şeklini siz—isterseniz modacılarınıza—çizdirin. Yeter ki tesettürü
temin etsin. Ben; tesbit edilen şekli öğrencilerime kabul ettiririm”
demişti.
İyi
niyetli olanlar bu çağrılara kulak vermelidir. Bu gerçekler kabul
edilmeyip, yetkisi olmayanların gereksiz ‘fetva’ vermeleri ve ‘kırmızı
çizgi’ çizmeleri bir mânâ ifade etmez.