O kahkahaları duyuyoruz

Admin

Site Kurucusu
Yetkili Kişi
Kayıt
4 Şubat 2015
Mesajlar
284
Beğeniler
6
Şehir
Ankara
#1
İnsanın kendi kendisini “yakaladığı” tuhaf anlar vardır. Bunlar çok zaman kendi kendisiyle konuştuğu anlar olur ya da aynadaki yansıması bir başkasınınmış gibi onunla konuşuyordur. Yahut konuşmuyordur ama boş boş saatlerce içinde hapsolmuştur... Odanın orta yerinde, sokağın köşesinde kalakalmıştır, belki anlık bir hafıza yitimi gibi bir andır bu. O anlardan sıyrılma, “ayılma” sırasında kısacık, çok kısa bir sorgu anı olur, “ne yapıyorum yahu” dediğiniz andır bu. Fazla sorgulamaz, “neyse” der geçiştiririz bu anlarda, dudağımızda hafif bir tebessüm. Ama onlarca soru işareti asılı kalmıştır havada. Bunların başında “neden” sorusu gelir. İşte o sorunun cevabı sadece o anın değil, o güne kadar yaşadığımız birçok şeyin de merkezindeki çekirdektir aslında. O “neden” sorularının cevabını yazıyor Murat Özyaşar, Sarı Kahkaha adlı yeni öyküler toplamında.

Yedi yıl önce yayımlanmıştı ilk kitabı Ayna Çarpması. Neyi yapmak isteyip neyi yapmayacağına çoktan karar vermiş bir yazar olduğunu o kitapta fazlasıyla göstermişti bize. Zaten Haldun Taner Öykü Ödülü ve Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü art arda kazanarak birbirinden farklı “seçiciler kurulu” nezdinde de göstermişti. Sonrası belki sessizlik! Ne de olsa yaşam giriyor araya.

Kimilerinin kolaylıkla “yazarın kendi yaşamı”ndan olayların, anların, hislerin, duyguların öyküsel anlatımı, diyerek aslında hataya düşecekleri öyküler bunlar. Elbette doğru yönleri de var, ne de olsa yazar da yaşıyor arada!

Murat Özyaşar’ın Sarı Kahkaha kitabında ne yaptığını tam anlayabilmek için bir şeyi ortaya koymak gerek.

Özyaşar’ın da içinde bulunduğu öykücüler kuşağını birbirinden ayırt etmenin en kolay yolu, çıkış yazarlarıdır! Kimler bunlar? Tezer Özlü, Vüs’at O. Bener, Cemil Kavukçu ve birkaç isim daha sayılabilir kolaylıkla. İlk kitabı çıkmadan, hatta yayımlanmış ilk öyküsünden önce Vüs’at O. Bener okuyan öykücü ile kitabı çıktıktan sonra okuyanlar fark edilir kolaylıkla. Tıpkı saydığım diğer isimlerde de olduğu gibi... Çünkü yazmaya başlamadan önce, daha okurken tırmanması gereken sağlam bir zirveyle karşılaşmıştır yazar (adayı). Murat Özyaşar’ın kuşağı içindeki iyi öykücülerden biri olarak anılmasının temel sebebi; Vüs’at O. Bener, Cemil Kavukçu, Ferit Edgü ve daha nice ismi, yazmadan çok önce okumuş, içselleştirmiş ve hafızasından silip kendi öyküsünü kurmuş olmasıdır.
Şehirden semte, semtten sokağa
Sarı Kahkaha ‘daki öykülerin hepsinin içinde gizlenmiş ancak tamamen Özyaşar’ın kendi öyküsünün parçası olan unsurlar saydığımız ve saymadığımız birçok usta öykücünün uzun, kısa öykülerinde de karşımıza çıkan unsurlar! Bu sayede “iyi edebiyat”ın ürünü kitabı bitirdiğiniz zaman yaşadığınız “mutluluk” hissi sizi doyuruyor.

Sanki koca kitapta tek bir öyküyü okuyor gibisiniz. Ama hepsi birbirinden farklı şeylerden söz ediyor... Sarı Kahkaha’nın kendi içinde zamansal, anlatımsal, dilsel bir seyri var. Dıştan içe, bugünden düne doğru ilerliyor zaman. Şehirden semte, semtten sokağa, sokaktan kafeye, kafeden mahalleye, mahalleden eve, evin avlusundan odanın içine, odadan anlatıcıya kadar geri adımlarla ilerliyoruz. Aslında son öyküde “neden” sorusunun cevabını veren anlatıcı, ilk öyküden itibaren bizimle bir şeyleri paylaşan anlatıcının aynısı. Kimi zaman küçük bir kız da olabiliyor, genç bir adam da, ihtiyar birisi de olabiliyor bu!

İlk iki öyküsünde anlatıcının yakın arkadaşı Kâmil de eşlik ediyor bizlere. Şehrin “Mecburiyet Caddesi”ni (en az 75 ilde vardır böyle bir cadde) arşınlarken, bir yerde oturup çay içerken hem sohbet ediyorlar, hem de arada birtakım hatırlatmalarda bulunuyor anlatıcı: “Hak’katen ha, mandalina niçin hor görülen bir meyvadır?” diye soruyor örneğin. “Kimi insan bakmak içindir” diyor meselâ, sonra araya sıkışmış bir çığlık yırtıyor kulaklarımızı “insanoğlu ihanet eder!”

Anlatıcı tıkır tıkır anlatıyorsa da Özyaşar aralarda karşımıza çıkarıyor, en başta söylediğimiz “ayılma” anlarını! Okuruna da yaşatıyor bütün doğallığıyla. Sonra Kâmil adlı kısa öyküsünde her şeyi bambaşka bir hale getiriyor, tek hamlede!

“Kâmil, bu kadar mıydı senin derdin?

Niye, n’oldu ki?

Dün gece seni aradım cepten.

Ee?

Telefonunu annen açtı, ‘Kâmil uyuyor,’ dedi.

Ee, ne var bunda?

Annesinden önce uyuyanların derdine inanmıyorum ben.”

Tıpkı Ferit Edgü’nün, Necati Tosuner’in, yaptığı gibi kısa öyküsüyle koca bir dünya kurup, koca dünyaları yıkıyor Özyaşar. Üstelik bunu kitabın seyrini değiştirecek şekilde yapıyor. Derdine inanmadığı Kâmil’e veda ediyoruz öykülerde. Kim bilir, belki de anlatıcı, yine en başta sözünü ettiğimiz gibi kendi kendisiyle konuşuyordur ve Kâmil diye birisi hiç yoktur hayatında ve öykülerde...

Bu haliyle “Kâmil” adlı öykü kitabın kilit taşını oluşturuyor. Anlatıcı bugünden düne doğru ilerlemeye başlıyor. Kahramanlar değişiyor. Ama anlatıcı bize öyle anlattığı için oluyor tüm bunlar. Kendisiyle baş başa kaldığı anla hatırlıyor ve anlatıyor kahraman/anlatıcı(lar). İyice geçmişe doğru gidiyor.

O sarı kahkahalar...
Her şeyi yaptırıyor anlatıcılarına! Askerlik anısı da anlattırıyor, taşra sıkıntısını da, ölen babasına Türk edebiyatının gördüğü en iyi ağıtlardan birini de yakıyor, varoluşsal dertlerine değiniyor! İster minimal biçimde, ister klasik üslupla olsun hepsinin hakkını veriyor, kimi zaman şiir de yazıyor cümlelerinin arasında!

Belki de doğal lafını çok kullandığımızdan olacak, bütün doğallığıyla anlatıyor Murat Özyaşar desem, yetmeyecek gibi geliyor. Ama olan bu! Bütün “saflığını” görüyoruz öykülerinin.

Bu saflığı sayesinde hataya düşmüyor Özyaşar. Ola ki varsa birileri, ondan sırf Diyarbakırlı olduğu ve orada yaşadığı için slogan atmasını bekleyen... Beklemesinler bu yüzden. Olur da hikâyede yeri varsa gerillayı da devletin varlığını da kullanıyor elbette, ama sırf hikâye gerektirdiği için varlar onlar da! Onu da ustalıkla aktarıyor Özyaşar! “On yıl dağda, yirmi yıl hapishanede” kalmış, yanda oturan adamın tek cümlesiyle bitiyor her şey. “Şehre karakış gibi” çökmesiyle yer alıyor devlet. Gerilla, elindeki kalaşnikof tüfekle değil, acemiliğini Afyon’da ustalığını Ağrı’da yapan askerin ağabeyi olarak yer alıyor. Üstelik öyle “başarmış” bir ağabey, becerememiş kardeşte yarattığı hisle birlikte. Yine aynı öyküde, uzun veya kısa dönem askerliği boyunca hemşehrilerine, akrabalarına edilen küfürlere sessizce katlanmak zorunda kalan Kürtleri de tek seferde
işaret ediyor!

Her şeyi dozunda tutup, tam kıvamında bırakıyor. Bu sayede cenaze evlerinde atılan sarı kahkahalar, katılmaya veya travmatik ağlamalara dönüşmeden bütün yoğunluğuyla işitiliyor kulaklarımızda.
 
Yukarı Alt